20 Şubat 2012 Pazartesi

FUTBOL ve SOL – BİR METİN KURT YALNIZLIĞI

Futbol ve Sol bir yalnızlık hikayesi gibi bu memlekette. Buluşamayan, buluşturulmayan sevgililere dair bir ayrılık misali. Sadece birkaç düzine isim ve bu isimlerin arabaları ile manken sevgilileri üzerinden yürüyen bir aşk hikayesi. Siyaset bulaştırılmamış ve bulaştırılmaması gereken bir mecra her zaman. Aslında bulaştırılmayan bu (SOL) siyaset sayesinde hiçbir emekçinin adının bile geçmediği bir saha. Mütevazi futbolcuların “masörümüzden hocamıza kadar” gibi kalıplaşmış ezberlerinin dışında hiçbir zaman hiçbir yerde oldurulmayanların ve onların sürekli sömürülen emekleri üzerine kurulmuş bir düzen.

Kendi ticari kaygıları dışında bir kaygısı olmayan şirket sahiplerinin veya baronların kulüpler üzerine kurdukları hegemonyaların yıkılması içn bir umudumuz var artık. Çünkü, bir sendika oluşmakta memlekette Metin Kurt ve yoldaşlarının sayesinde. Türkiye Devrimci Spor Emekçileri Sendikası. İlk 18 için değil, geri kalan tüm saha dışı emekçiler için çalışmayı kavga belleyen bir sendika. Sporun bir meslek kolu olduğunu savunan ve spor emekçisinin tüm hakları için çarpışmayı arzulayan bir sendika.

Nefret ve karşıtlık söylemi üzerine kurulan, yüzbinlerce insana daraltılmış ve sorgusuz bir düşünce hayatı empoze eden bir çark döngüsü bu günümz futbolu ve her ülkenin bir “yalnız adamı” var bu kirli endüstride. Brezilya’da askeri rejime karşı her daim direnen Dr.Socrates, Fransa’ da kapitalist düzen karşıtı söylemleri ile son başkan aday adayımız Cantona, İtalya’da Cristiano Lucarelli ve ülkemizde kendi isteği ile yalnızlığı seçmiş Metin Kurt.

Sol açıktı Metin Abi ve nadir bulunur bu memlekette solak. Kesmeşeker şarkısındaki gibi aslında; Metin Kurt gibi yalnızız ceza sahasında…

Diller, Barlar ve Türküler

Barlara gitmeseydi eğer yaşıyor olacaktı muhtemelen. Halk müziği yerine klasik müziğe ilgisi olsa yine dolmuş kuyruğundaydı yarın, biraz korku yakalardı onu olsa olsa Topkapı Sarayı’nda İdil Biret konserinde fakat bu bile ölümle karşılaştırıldığında kabul edilebilirdi yine de. Zazaca değilde Türkçe isteseydi şu türküyü şimdi Halil İbrahim’i mırıldanıp dönüyordu evine Aliağa’da. Bilseydi başına gelecekleri isterdi belki de. Halil İbrahim hızlanırken geçit vermez kayalarda, o mırıldanırdı Dewrano’ yu korkunun verdiği yenilmişlik ile sessiz içinden. Evine gittiğinde belki yüksek sesle dinlerdi bağırırcasına yenilmişliğini bir nebze olsa yenmek için ve dönerdi sıkıcı işine ertesi gün, yeni bir güne yeni umutlarla başlayarak.

Ama istemedi.

Dinledikten sonra son türküsünü, ilk önce bıçaklandı sonra defalarca vuruldu. Son duyduğu ahenkli bir müziği andıran ses ambulans sireniydi muhtemelen çünkü hastane yolunda kaybetti hayatını. Böylece bir insan daha ayrıldı bu dünyadan sırf kendi dilinde türkü dinlemek istediği için. Diller, barlar ve türküler için daha ne kadar can verilecek bu diyarlarda bilinmez. Zazaca türkü dinlemek isteyen “türkü dostunu” vuranlar ile kürtçe bilmediği türkücüyü vuranlar belki aynı koğuşta volta atıyordur kendi dillerindeki türküleri mırıldanarak. Diyarbakır’ da türkçe türkü dinlemek isteyen biri vurulsa neler yaşarız ertesi gün bu ülkede düşünmek bile istemiyorum. Korktuğumdandır belki…

Diller, barlar ve türküler neden sadece koğuşta ve cennette birlikteler ?